antrakt

Ekran%20Resmi%202021-04-02%2022.28_edite

KASABANIN MEŞHUR GAZOZLARI: GRAPET VE DİĞERLERİ

 

Gelin şimdi 10 dakikalık arada gazozumuzu alıp biraz fındık fıstık atıştırmak için sinemanın büfesine giderken, sinemaya bedava girmek isteyen çocukların satışına yardım ettikleri ya da film bittikten sonra yerlerden boşlarını topladıkları meşhur gazozları, gazozcuları ve çerezcileri tanıyalım, tanıdıklarımızı hatırlayalım.

Ben Mithat Öztüre kitabında Öztüre, 40’lı yıllarda içmeye bayıldıkları gazozların kapaksız olduğunu yazıyor:

“İlginç gelebilir ama bizim çocukluğumuzda gazoz şişelerinde kapak yoktu. Daha sağlıklıydı sanki… Şişenin ağzındaki o yuvarlak yerde, meşe tabir ettiğimiz bir şey vardı. İçmek istediğinizde, dilinizle bastırırdınız gazoz gelirdi, bıraktınız mı da kapanır. Böylece hiç havası kaçmazdı. Gazozların imalatçısı da benim kayınpederim oldu sonradan… Gazoza, üç kızından sonra doğan oğlunun adını vermişti: Ender Gazozları…”

Ali Taşkıran 1950’lerin ortasında, içildiğinde gazın burundan çıktığı gazozları üreten Gazozcu Cemil’in Bergama’nın ilk gazozcusu olduğunu söylerken, birçokları da Rafet Karayazı’nın Ender Gazozları’ndan ve Şen Sineması’nın gazozcusu Şiko lakaplı Ali Rıza Samancı’dan bahsediyor.

 

Bergama Devlet Hastanesi’ne yaptıkları katkılardan dolayı hastaneye isimleri verilen Necla ve Mithat Öztüre çiftinden Necla Hanım’ın babası Cemil Keklik, kasabanın ilk gazoz üreticilerindendi. Uzun Çarşı, Buzhane Sokağı'ndaki imalathanesinden yayılan şişe kapaklarını kapatan hava pompasının sesi uzak mahallelerden bile duyulurdu.

MUSIC_PNG.png

Guns 01

Volkan Karaman

00:00 / 01:42
 
NejatSimit_web_final.jpg
palet_firca.jpg

Nejat Simit, babasının Cumhuriyet Sineması önündeki çerez tezgâhını, suareye gelecek izleyiciler için hazırlıyor.

İllüstrasyon: Nermin Yağmur Erman, 2021

Ender Gazozu

Sefa Taşkın, Bergama’da Abacıhan Sokak adlı kitabında sokağın sakinlerinden Rafet Karayazı’yı anlatırken Cemil Bey ve Ender Gazozları’ndan da söz ediyor:

“Kıstağın sonunda da yine eski zamanlardan kalma, derme çatma bahçeli bir ev vardı. Evin derin ve dar aralığına bakan tek penceresinden, sokaktan gelen geçenler ve Rukiye Hanım’ın evi görünüyordu.

Bu ev Doğu Anadolu’dan, Erzurum’un güneydoğusunda, muhtemelen 1071’de Malazgirt Savaşı sonrası kurulmuş ve o zamanlar adı Bayraktar olan Karayazı’dan Bergama’ya gönderilip yerleştirilmiş, aslen Hınıs’lı Tahir Ağa’nın oğlu Gazozcu Rafet’in eviydi. (…)

Yetişkin bir adam olarak Rafet, küçük imalathanesinde gazoz üreten, soyadı Keklik olan Cemil Bey’in yanına yardımcı olarak girecek, gazoz imal etme işini, makineleri kullanmayı temelden öğrenecekti. Cemil Bey gazozlarına çok sevdiği oğlu Ender’in adını vermişti. Çok genç yaşta bir trafik kazasında dünyadan ayrılmıştı Ender. Adı yaşayacaktı!

‘Ender Gazozları’ adıyla ve ferahlatan tadıyla yalnız Bergama’da değil tüm çevrede ün kazanan bu içecek artık Cemil Bey’in yaşamı için çok acı olmalıydı. (…)

Cemil Bey işi bırakıp eşi Nevzat Hanım’la birlikte yaşlılığını yaşamaya başlayınca zamanla Rafet işi ustasından devraldı.

‘Ender Gazozları’ adıyla ve içimiyle Karayazılı Rafet’in gazozları artık bölgede bir markaydı. Hatta ‘Grapet’ adıyla sundukları renkli gazoz, sade ‘Ender Gazozu’nun arkadaşı oldu.

Bu işte kendi çapında başarılı da oldu Rafet. Ancak o zamanlar sudan kim para kazanırdı ki? Evlerin ayranı, meyve şerbetleri, limonatası vardı. Gene de Ender Gazozu kahvehanelerde, düğünlerde insanın içini ferahlatan tadıyla kendine bir yer buluyordu.

Tabii o zamanlar ‘Cola’ son adlı Amerikan kaynaklı içecekler daha ülkeyi sarmamıştı. Sonra sardı. Tatları fena da değildi hani. Herkes artık büyük reklam bütçeleriyle piyasaya giren bu Amerikan ‘Cola’larını içiyordu. Zaten daha önce de ilkokullara dağıtılan Amerikan süttozlarını, balıkyağlarını içmemişler miydi?

Satışlar düşünce Rafet, gazozhaneyi kapatmak zorunda kaldı. Kızı Nurhayat’ın adı gibi hayat bir yolunu buldu, yaşayıp gittiler.

Şimdi üzeri mavi, kırmızı, yeşil renkli Ender ve Grapet Gazozu şişeleri hatıra mezatlarında satılıyor.”

Rafet Karayazı’nın 1970’lerde Bergama Lisesi’nin arka sokağında ürettiği ve evlere kasa kasa alınan Ender Gazozları, Sefa Taşkın’ın da yazdığı gibi Bergamalılar tarafından çok beğenilmiş, sade ve portakal aromalı gazozların yanı sıra Grapet adlı kola muadili meşrubat öyle bir moda haline gelmişti ki Grapet ismi gazoz sözcüğünün yerini almıştı.

“Cemil Bey işi bırakıp eşi Nevzat Hanım'la birlikte yaşlılığını yaşamaya başlayınca zamanla Rafet işi ustasından devraldı."

Grapette
Grapette
Grapette
TLR makine_PNG.png

1939'dan günümüze kadar ABD'de üretimi devam eden Grapette ile Bergama'da üretilmiş olan Grapet'in ilginç bir isim benzerliği var.

Burada bahsedilmesinde fayda olan epey ilginç bir durum var. İngilizce’de üzüm anlamına gelen grape sözcüğünden türetildiği anlaşılan Grapet isminin Bergama’da bir markaya dönüşmesinin hikâyesi bilinmiyor. Fakat üzüm aromalı bir meşrubat olarak 1939 yılından günümüze kadar ABD’de üretilmeye devam edilen Grapette ile yaklaşık aynı adı taşıması tesadüften öte bir durum mu acaba, diye merak ediyor insan.

Kışlık Yıldız Sineması’nı Sinemacı Cavit ve ortağı Kesekağıtçı Halil Aga işletirken, büfeye Halil Aga bakıyordu. Cavit Bey’in oğlu Ogün Sarsılmaz da ona yardım ediyor, Rafet Karayazı’dan aldıkları ‘sarı, siyah ve beyaz’ gazozları soğutmak için varillerin içinde buza yatırıyordu. Fakat öncesinde buz almak için Şadırvan bölgesindeki buzculara ya da Buzcu Niyazi’ye gidiyordu. Küçücük yaşında, babasının verdiği hortumu buzun deliklerinden geçiriyor, zar zor taşıyarak, dinlene dinlene ya Yıldız Sineması’na ya da Melek Sineması’na götürüyordu. Varillerin içine, en alta buz kalıbı konuluyor, üzerine Grapetler diziliyor, sonra bir kat daha buz konulup ‘kapama’ yöntemiyle varil dolduruluyordu.

Necati Simit (solda), 1961 Kermesi'nde, Topçu Kışlası'nda.
TLR makine_PNG.png

Necati Simit (solda), 1961 Kermesi'nde Topçu Kışlası'nda, bir çocuk efe ve arkadaşı Bahriyeli Topal Mehmet ile. Fotoğraf: Nejat Simit aile albümü 

Çerezci Yüksel Simit Bergama’da Grapet dışında sevilen diğer markaları, Cem ve Uludağ gazozlarını hatırlatıyor:

“Bergama’da sinema denilince çok önemli bir ayrıntıdır gazozlar. Olmazsa olmaz! 70’lerde bir dönem Keklik ailesinden Rıza Keklik de sinagogun hemen yanındaki binada Cem Gazozları’nı üretiyordu. Ayrıca Hafız Amcaların da Uludağ Gazozları vardı. Grapet de dahil hepsini satardık biz de.”

Yüksel Bey’in annesi Hatice Hanım da sinemaya gidildiğinde mutlaka gazoz içtiklerini, hatta devamlı içtiklerini söylüyor.

Mehmet Kutlu ise Nejat Simit’in babası Necati Simit’in Cumhuriyet Sineması önündeki seyyar tezgâhını yaz aylarında gazozla doldurduğunu, gazoz kapaklarını testere ile açtığını, açarken de bazen şişenin kafasını kopardığını anlatıyor.

"Bergama'da sinema denilince çok önemli bir ayrıntıdır gazozlar. Olmazsa olmaz!"

Necati Simit'in üç tekerlekli çerez arabası Cumhuriyet Sineması'nın önünde. 1974
TLR makine_PNG.png

Varşova Belgesel Film Kurumu tarafından 1974 yılında Bergama'da çekilen görüntülerin son bölümünde, İstiklal

Meydanı'ndaki Cumhuriyet Sineması'nın köşesinde, Necati Simit'e ait üç tekerlekli çerez arabası görülebiliyor.

Kaynak: http://www.repozytorium.fn.org.pl sayfasında yer alan, yönetmen Karol Szczcinski'nin belgesel filminden alınmıştır. (Renklendirme: İsmail Hakkı Güzeler)

Nejat Simit o dönemin yakın tanıklarından olduğu için neredeyse bütün ayrıntıları hatırlıyor:

“1969-70'ler gibiydi. İlkokula başladığım zamanlar; belki 8 yaşındaydım. Hatta çerez arabasına boyum yetmezdi. Ayaklarımın altına üç-dört gazoz kasası koyar, çiğdem, fıstık, leblebi gibi çerezleri kefeli terazide tartardım. Şimdiki gibi abartılı kuruyemiş çeşitleri yoktu. Olanları satardık. Daha sonra, işimiz biraz ilerlemeye başladıktan sonra sinemanın büfesini kiraladık. Sinemanın içindeydi. İnsanlar yarım saat, kırk dakika önce gelirlerdi sinemaya. O dönemin şarkıları çalınırdı pikaplardan. Müzikler dinlenirdi. Çünkü insanlar o müzikleri her yerde her zaman dinleyemezdi. Bir tek radyo vardı, televizyonun olmadığı dönemlerden bahsediyorum. Erken girip müzik dinlerken de aldıkları fıstıkları, çekirdekleri yerlerdi.

MUSIC_PNG.png

Andante (Carulli)

Die Klassik&Das Plektrum

(From The Guitar Book)

Serkan L. Karaman

00:00 / 01:16
Cincibir Gazozu reklamı
TLR makine_PNG.png

Cincibir gazozu reklamı

Sunal Kokteyl reklamı
TLR makine_PNG.png

Sunal Kokteyl reklamı

Özellikle cam şişede gazoz içmek büyük keyifti sinemada. Ender Gazozları’nın siyahına Grapet, portakallısına da sarı gazoz derlerdi. Bir de beyazı vardı, onun da çok güzel bir tadı vardı. Bir ara İzmir'den Cincibir diye bir marka geldi, sinemalarda bayağı yaygın biçimde satılmaya başlandı. Bir ara da Sunalko diye bir marka geldi. Ona da epey talep oldu. Cem ve Uludağ gazozları da Ender gibi Bergama’nın yerel gazoz markalarıydı. (Esas ismi Sunal Kokteyl olan içecek, Cincibir markası gibi Ege Meşrubat Sanayii’nin üretimiydi. 1970’lerde Türkiye piyasasına giren ve fakat uzun süre tutunamayan Alman gazoz markası Sinalco ile olan isim benzerliği zaman zaman iki ürünün karıştırılmasına neden olmaktadır. Diğer yandan araştırmacı Gökhan Akçura’nın Manifold’da 2018 yılında yayınlanan ‘Meşrubat Tarihinde Bir Cevelan’ başlıklı yazısında şu bilgiler yer alır: “İstanbul’da Çubuklu suyundan yapılan ve Çubuklu Gazinosu’nun (aynı zamanda Karaköy Börekçisi’nin) sahibinin adıyla anılan Hasan Bey gazozu Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde ünlüdür. Aynı yıllarda İzmir cenahında Çeşmeli Hasan hakimiyeti vardı. 1937 yılı Ege Kılavuzu’nun konuyla ilgili sayfalarını açıp bir göz atalım: ‘Yakın zamanlara kadar şehrimizdeki gazozlar gayri fenni gayri sıhhi olarak yapılmakta idi. Çeşmeli Hasan Bey gazozculuğu büyük ve medeni bir şehrin ihtiyaçlarına uygun şekilde hazırlamak lüzumunu his eden ilk fabrikatörümüzdür. ‘Çeşmeli Hasan’ markası bugün ve bu sayede büyük bir şöhret temin etmiştir. Bu da fabrikanın emsalsiz bir fabrika olmasından ileri gelmektedir. ‘Çeşmeli Hasan’ gazoz fabrikasında herşey otomatiktir; işçinin eli ne şekere, ne asitlere, ne de doldurulan makine ve şişelere değmez. Şeker kazana döküldükten sonra, hep makinalar vasitasiyle şurup olur, soğutulur, gazoz makinasına gider ve şişe içinde gazoz veya Sinalko olarak çıkar. Bu fabrikada gazoz imali için lâzım olan maddeler de daima en temiz ve en eyisinden kullanılmaktadır.” - YT)

Sunal Kokteyl ve Cincibir markalarının reklamı
TLR makine_PNG.png

Sunal Kokteyl ve Cincibir markalarının ortak reklamı

Sinemanın büfesini çalıştırdığımız dönemde film başlayıp da ara verinceye kadar olan zaman bizim dinlenme zamanımız olurdu. 10 yılın üzerinde çalıştırdık Cumhuriyet Sineması’nın büfesini. Filme ara verildiğinde insanlar çerez ya da gazoz almak için büfeye hücum ederlerdi. Bir keyifti bu seyirciler için. Cumhuriyet Sineması'nın birinci katında sanırım üç veya dört tane loca vardı. Gündüzleri kadınlar matinesinde arkadaşlarıyla, dört-beş kadın ya da genç kız o locaları kapatırlardı. Hangi locada en çok çekirdek kabuğu varsa o loca bizim için en revaçta olan loca olurdu. Girişte ya da büfede onları biz sattığımız için, o locaları zevkle temizlerdik. Nasıl bir duyguysa? Birinin çekirdeğinin kabuğunu toplamak... O zamanlar bana öyle zevkli geliyordu.

“Yaz sıcağında buzdolabı bizde yoktu. Buzdolabı yerine kovaların içine buz atardık. Gazoz ve kolaları yani Grapetler'i öyle soğuturduk."

Sinema 5 dakika ara verdiğinde kimi zaman makinistin yanına çıkar, ‘Abi, arayı biraz uzatabilir misin?' diye sorardık. Babam bana bir şişe gazoz verirdi, makiniste götürmem için. Makinistin olduğu alan kapalı bir alan, bir de eski makineler kömürlü... İçerisi oldukça sıcak olurdu. Onlar da ‘İyi, hadi bakalım, bir beş dakika daha uzatayım da siz de alış verişinize bakın.’ derlerdi.

Gazozlar yazlık sinemalarda daha bir rağbet görürdü. Yaz sıcağında buzdolabı bizde yoktu. Buzdolabı yerine kovaların içine buz atardık. Gazoz ve kolaları yani Grapetler’i öyle soğuturduk. Hatırlıyorum, bir kovanın içindeki soğutulmuş suya 10-15 tane koyar, filme ara verildiğinde insanlara o kovadaki gazozları satardık.

İzmir'den gelen gazozların fiyatı sanırım bir miktar yüksekti. Belki de o yüzden yerel gazozlar daha çok rağbet görürdü.

Ender, Cem ve Uludağ olmak üzere üç tane yerli marka gazoz vardı. Bazilika’nın karşısındaki bir ara sokakta Hafız Amca Uludağ Gazozları’nı üretirdi. Cem Gazozları Rıza Keklik'in gazoz işletmesinde imal ediliyordu. Onun gazozhanesi sinegogun yanındaki taş binadaydı. Yıldız Garajı’nın tam karşısında... Ender Gazozları da şu anki Bergama Lisesi'nin arka caddesindeki üçüncü veya dördüncü dükkân olsa gerek.”

Bergama'nın çerezci ailesi Simit ailesinden,   Nejat Simit'in babası Necati Simit.
TLR makine_PNG.png

Bergama'nın tanınan kuruyemişçi ailesi Simit'lerden, 

Nejat Simit'in babası Necati Simit, Dekor Rıza'nın fötr şapkasıyla. 1960 Fotoğraf: Nejat Simit aile albümü

Nejat Simit’in anlattığı yıllarda cebinde sınırlı parası olan kimi çocuklar meşrubat şişesinin kapağını açtırmayıp, çivi ile delerek idareli içmeye çalışıyor; aralarında Hüsnü Şenlendirici’nin de olduğu kimi çocuklar ise gazoz şişelerinden para kazanıyorlardı:

“Boş şişeleri toplayıp satardık. Kazandığımız parayla da leblebi tozu alırdık. İşe yarardı yani o boş şişeler. 70’li yıllarda Gazozcu Rafet’in gazozları favorimizdi. Kara gazoz özellikle. Bir de sarı gazoz vardı zaten. Mandalinalı, portakallı olanlar sarı gazoz yani…

İlhan Çarpıkoğlu ise farklı sinemalarda farklı marka meşrubatlar satıldığını anlatıyor:

“Ben daha çok Kermes ve Güven sinemalarına giderdim. Cincibir ve Ender gazozlarını içerdik. Her sinemada her şey bulunmuyordu. Mesela bir sinemada Ender varsa Cincibir olmazdı. Cumhuriyet Sineması'nda Kermes Sineması'nda, Güven Sineması'nda Cincibir vardı. Ahşap kasayı boyunlarına takardı satıcılar. Açma anahtarıyla şişelere vururlar, ‘Cincibir isteyen var mı?' diye bağırırlardı. Alaska, Frigo filan yoktu buralarda. Sadece şimdiki Akbank'ın karşısında tatlıcı Faik Abi vardı. Evinde imalat yapar, küçük dükkânında satardı. Ona Sütsan’ın sade dondurması da gelirdi. Çubuklu, ambalajlı. O da yaz aylarında, çok kısa bir dönem geliyordu. Haziranda gelmeye başlıyordu da, temmuzda mı bitiyor, neydi, tam hatırlamıyorum. İzmir'den hususi getiriyorlardı. Sonradan bu fabrika dondurmaları çıkıncaya kadar yoktu başka bir şey.”

 

SAKIZLI, KARANFİLLİ LEBLEBİ

Sinema seyircilerinin vazgeçilmezleri arasında en az gazozlar kadar önemli olan çerezler için de geniş bir yer ayırmak gerekiyor bu bölümde. Zamanında Bergama’nın medarıiftiharlarından olan leblebi her ne kadar sinemalarda çok tercih edilmese de ona değinmeden çerezin ve çerezciliğin Bergama serüvenini anlatmak doğru olmaz.

Bergama'nın meşhur leblebilerini üreten üç-dört esnaf vardı. Leblebici Hakkı, Hacı Ömer Akdoğan, Bekiroğlu İbrahim (Kurtuluş), Çarpıkoğlu Hacı Mustafa gibi kişiler leblebiyi nohuttan, sıfırdan imal ederdi. Sakızlı, sade, karanfilli, acılı, tuzlu leblebi gibi türleri vardı.

Tıpkı tulum peyniri gibi Bergama'nın simgelerinden biri olmaya devam eden sakızlı, karanfilli leblebi halen en makbul hediyelikler arasında fakat artık üretiminde yerel leblebilik nohut kullanılmıyor. Sarı leblebi kavrulmuş olarak çoğunlukla Çorum ve Denizli’den getiriliyor; Bergama’da bakır tavaların içinde ikinci kez kavrulup siyah beneklerin iyice kızarması sağlanıyor. Bu sırada içine sakız atılıyor, leblebi sakızın içinde bir müddet karıştırıldıktan sonra bu kez dövülmüş karanfil ile biraz daha kavruluyor. Karanfil, sakız sayesinde leblebinin üzerine yapışıyor. Sakız ve karanfil, çifte kavrulmuş leblebiye harika bir rayiha katıyor.

Bergama’nın 1950-70 yılları arasındaki yerel kültürünün ve günlük hayatının kayıtlarını tutan Refik Güngör, Bir Zamanlar Bergama adlı kitabında neredeyse 15 gün süren leblebi kavurup çeşnilendirme işlemlerinin nasıl yapıldığını detaylı biçimde anlatıyor:

“Leblebi imalâthanesinin orta yerinde, tuğla ve toprakla yapılmış bir ocak, üzerinde kalın saçtan yapılmış, yuvarlak bir tava, tavanın bir bölümü, açılabilir kapaklı, ocağın yerden yüksekliği ‘60-70 cm.’ kadar, tavanın altında devamlı yanan hafif bir ateş ve tava kızgındır.

Bu sırada büyük kalburlar içinde nemlendirilmiş nohutlar, kızgın tava içinde birkaç defa, tavlanır ve indirilip, bekletilir. Sonra tekrar tavlanıp ve en sonundaki pişirmeyle, leblebiler hazırdır. Usta eller pişirme kıvamını iyi bilir. Örneğin iyi pişmiş bir leblebi, iki parmağın arasında sıkınca ezilebilir olmalıdır.

Tava içinde nohutlar leblebiye dönüşürken, usta elindeki kısa özel süpürgesiyle, durmadan karıştırır ve her tanenin aynı özellikte pişirilmesine yardımcı olunurdu. Kıvamını bulmuş olan leblebiler, tavanın ağız bölümü açılarak, eldeki özel süpürge yardımıyla, kalburlara konulur.

Leblebiler, kalbur deliklerinden geçirilerek, çeşitli boylara ayrılıp, soğutulduktan sonra ‘kanaviçe çuval’ içine doldurulur ve satışa hazır hale gelmiştir. Leblebi pişirilmesi sırasında, işyerlerine biraz yaklaşan insanların, en çok 20-30 metreden, o nefis leblebi kokularını almamaları mümkün değildir.

Sakızlı-karanfilli, tuzlu, baharatlı ve acılı çeşitlerinin oluşturabilmek için, tavlamalar sırasında ilave maddeler, ölçeklere göre karıştırılıp, belirtilen tatlara erişmeleri sağlanırdı.”

Bergama’nın en ünlü leblebici ailesinden İlhan Çarpıkoğlu’nun babası Osman Bey de, sakızlı, karanfilli leblebileri ile tanınırdı. Aile, Osman Bey’in 1975 yılında hayatını kaybetmesine kadar Ankara’ya, İstanbul’a hediye olarak götürülen leblebileri üretmeye devam etmişti.

“Bergama'nın meşhur leblebilerini üreten üç-dört esnaf vardı. Leblebici Hakkı, Hacı Ömer Akdoğan, Bekiroğlu İbrahim (Kurtuluş), Çarpıkoğlu Hacı Mustafa gibi kişiler leblebiyi nohuttan, sıfırdan imal ederdi."

 

FISTIKÇI COYA

MUSIC_PNG.png

Allegretto in C (Carcassi)

Die Klassik&Das Plektrum

(From The Guitar Book)

Serkan L. Karaman

00:00 / 00:24

Ay çekirdeği, İzmir’deki adıyla çiğdem, Bergama’da henüz tanınmadığı yıllarda sadece yolu İzmir’e düşenler tarafından bilinirdi. Sinema önlerinde tuzlu fıstık, kabak çekirdeği, beyaz nohut, kuru üzüm satılırdı. Kabak çekirdeği ile beyaz nohut karıştırılarak gazeteden yapılmış külahlara konurdu. Sinema büfelerindeki külahlar ise daha ziyade eski film afişlerinden yapılırdı.

Nazmiye Ovacık çiğdemin Bergama’da 60’lı yılların ortalarına doğru satılmaya başlandığını söylüyor:

“Liseye başladığımız yıllarda çiğdem de çıkmaya başladı. Tuzlu çiğdem, kabak çekirdeği, fıstık da almaya başlamıştık. Tabii paramız ne kadar yeterse. Belli bir para veriyorlardı bize ailelerimiz. Yalnız evden de çok şey götürüyorduk yanımızda. Ceviz, badem, kurabiye… Film aralarında büfeden çay alıp onunla yerdik. Paramız varsa lükse kaçıp Ender Gazozu içerdik.

Sinemaların önlerinde de fıstıkçılar olurdu arabalarıyla. Hâlâ o fıstıkçılar bugün kuru yemiş satmaya devam ediyorlar dükkânlarında. Nejat Simit’in, Yüksel Simit'in babaları Bergama'da markaydı. Bir de Coya vardı, Yahudi. ‘Coya’ bildiğim kadarıyla dantel, küpe çiçeği demekmiş. Sinemanın önünde mutlaka onun bir tablası olurdu. Fıstıkları, kabak çekirdekleri çok meşhurdu. Evinde hazırlardı; mahallede bir fırın vardı, tepsilerle götürüp orada pişirirdi. Renkli gözlü, kırmızı yanaklı, güzel, iri yarı bir kadındı. Fıstıklarıyla kabak çekirdekleri o kadar lezzetliydi ki hiç unutulmaz! Fıstıklarımızı ondan alırdık hep, külahlara koyar öyle verirdi. Sinemaların dışında düğünlerde de Coya olurdu. Havrada yapılan düğünlerde hemen kapının girişinde dururdu. 1950'lerden itibaren hep oralardaydı. Coya'nın yeğeni Luna da benim sınıf arkadaşımdı. 1962-63 gibi biz ortaokula başladık, Luna okulu yarım bıraktı gitti. İsrail'e gittiler. Ailesi burada kaldı, çocukları yolladılar. David'i, Luna'yı, İsrafil’i yolladılar. Anneleri daha sonra gitti. O dönem Yahudilerin hemen hepsi gitti. Ama Coya gitmedi. Burada öldü. Onun bir Türk'ten olma çocuğu vardı, Mustafa diye, onunla kaldı. Şimdiki Şen Sineması'nın hemen dibinde otururlardı. Yahudi Mahallesi’ydi zaten orası.”

Unutulmaz fıstık ve kabak çekirdeklerinin yanı sıra Coya’nın düğünlerde elma şekeri yapıp sattığını da hatırlayanlar var. Hatta kimi çocuklar sırf bu yüzden havrada yapılan hiçbir düğünü kaçırmaz, anne babasının peşi sıra düğünlere gidermiş. Yani düğün bahane; asıl maksat Coya’dan elma şekeri almakmış.  

“Bir de Coya vardı, Yahudi. 'Coya' bildiğim kadarıyla dantel, küpe çiçeği demekmiş. Sinemanın önünde mutlaka onun bir tablası olurdu."

 

BERGAMA'NIN ÇEREZCİ AİLESİ

SİMİTLER

Bergama’da çerez denilince akıllara o günlerden bugünlere kadar mutlaka Simit ailesi geliyor. Ailenin dededen toruna geçen çerezcilik hikâyesini Nejat Simit’ten dinleyelim:

“Sinemalarla her zaman yakın olduk, iç içe olduk. Benim anılarımın büyük çoğunluğu Cumhuriyet Sineması'nda, Şen Sineması'nda ve Yıldız Sineması'ndandır. Diğer sinemaların kapılarında da amcalarım ve amca çocuklarım çerez satmıştı uzun yıllar. Evimiz Mermer Direkler Caddesi'nde, sinemaya 100 metre kadar uzaktaydı. Sabahleyin okula giderken sinemanın önünden geçerdik. Okul dönüşünde yine öyle... Zaten kendimi hatırlayabildiğim 70'li yıllardan 85 yılına kadar 15 yıl boyunca o bölgede yaşadık.

Necati Simit, dönemin yeni nesil kuruyemiş seyyar arabasının yanında (solda, oturan).
TLR makine_PNG.png

Necati Simit, dönemin yeni nesil kuru yemiş seyyar arabasının yanında (solda, oturan) arkadaşlarıyla Kınık Garajı'nda. Fotoğraf: Nejat Simit aile albümü

Cumhuriyet Sineması'nın ana giriş kapısında yine 70’li yıllarda bizim, babama ve amcalarıma ait kuru yemiş ve şekerleme dükkânımız vardı. Ortak çalıştırdıkları bir dükkândı. Karşısında da Ali Aga diye Selanik muhaciri bir büyüğümüzün fırını vardı. Sinemanın karşısında olması hasabiyle tabii ayçekirdeği ve fıstıkları o fırında kavurup sinemanın başlama saatinden yarım saat önce kapının önüne getirir, orada satardık.

Nejat Simit. Fotoğraf: Yücel Tunca
DSLR makine_PNG.png

Nejat Simit-Bergama 2019

Fotoğraf: Yücel Tunca

00:00 / 04:57

İki tane çerez arabamız vardı. Üç tekerlekli, arka taraftan bastırdığınızda ön tekerleğin havaya kalktığı, rahatça döndürebildiğiniz ahşap arabalardı. Çiğdem, fıstık, kabak çekirdeği, yerel badem çok tüketiliyordu. Bademi pazartesi günü köylülerden köy garajında alırdık. Kabuklu bademlerdi bunlar. Onları alır, mahallenin kadınlarına kabuklarını kırdırır, ayıklatırdık. Kabuklarını yakmak için onlar alır, içini bize teslim ederlerdi. O bademi annem tuzlar, babam da bahsettiğim Ali Aga'nın fırınında eski tavaların içinde, odun ateşinde pişirirdi. Fıstıklar, kabak çekirdekleri, bademler o odunun kokusunu içine alırdı. O yüzden o kadar lezzetli olurlardı.

Babam tahta arabamızın içinde ocak yakardı, her daim sıcak olurdu fıstıklar. Arada bağırırdı ‘Otlak! Otlak!' diye. Bedava fıstık alırdı millet, ikram olarak. Hava kararınca arabanın kenarındaki lüksler yakılırdı.

“Sinemalar çiğdem kokardı. İnsanlar film seyrederken çiğdemin çitlenme sesinden rahatsız olmazlardı o zamanlar. Filmi büyük bir hazla izledikleri için, bu sesten kimse rahatsız olmazdı."

Kazablanka. 1942
TLR makine_PNG.png

Kazablanka

1942

Sinemalar çiğdem kokardı. İnsanlar film seyrederken çiğdemin çitlenme sesinden rahatsız olmazlardı o zamanlar. Filmi büyük bir hazla izledikleri için, bu sesten kimse rahatsız olmazdı. Filmin sonu nasıl olacak, film nasıl bitecek... Bir filmi üç defa, beş defa, altı defa seyretmeye gelen insanlar hatırlıyorum. Yani doyamıyorlardı. Özellikle romantik filmler... İlk hatırlayabildiğim Hint sinemasının, Avarelerin, Raj Kapoorların çok ünlü olduğu dönemde o filmlerin bir hafta, on gün kapalı gişe oynadığı... Hiç yer olmaksızın, günler önceden biletlerin alındığı, insanların sevinçle gelip filmi izlediği dönemler…

Sinemanın akşam seansı başladığı anda biz çerez arabamızı alıp o akşam nerede düğün varsa, örneğin Cumhuriyet Meydanı'ndaki Halk Eğitim’de düğün var, diyelim, o düğünün girişine yetişmeye çalışırdık. Düğüne giren insanlara çerez satma telaşındaydık. İnsanlar düğüne girince alışveriş de biter tabii, biz de hemen oradan geri döneriz Cumhuriyet Sineması'nın kapısına. Filmin bitiminde insanların eve giderken fındık, fıstık, çiğdem, badem gibi çerezleri alabilmesi adına yetişmeye çalışırdık.

Sinemanın kapısındaki satıştan sonra içeri girer -zaten seansların zamanını biliyoruz, ne zaman ara verileceğini falan- ara vermeden beş dakika önce sinemanın içindeki büfeyi açardık. Film başlayacağı zaman, okul zili gibi bir zili vardı, o zil çalınca insanlar tekrar salona girerdi. Biz de onlardan beş dakika sonra içeri girip filmi izlemeye devam ederdik. Bir filmi belki onlarca defa, gündüz seansı, akşam seansı, kadınlar seansında izlediğim çok olmuştur.

O dönemlerde kovboy filmleri revaçtaydı. John Wayne, Clark Gable... Kazablanka filmini hiç unutamıyorum. Bende çok güzel anılarla yer etmiş bir filmdir. Cüneyt Arkın'ın popüler olduğu dönemde Malkoçoğlu serisi, Kara Murat... Sonra Tarkan filmleri, Kartal Tibet olsa gerek... Onun kurdu... Bir ara duygusal filmler, 80'den sonra arabesk filmler çok yaygın olmaya başladı. Ferdi Tayfur filmleri müthiş tutmuştu. Akabinde Orhan Gencebay serisi, daha sonra Ümit Besen... Bizim 16-17 yaşlarımızda çok revaçtaydı bunlar.

Sinemada film bittikten sonra sinemacının isteği üzerine içeride yenilen çekirdeklerin süpürülme işi de bana ve kardeşlerime ait olurdu. Bunu dün gibi hatırlarım. Ufacık çocuk olmamıza rağmen o ahşap sandalyelerin arasında elimizde kova kürek, film boyunca yenilen çekirdeklerin kabuklarını süpürürdük.

Nejat Simit. Fotoğraf: Yücel Tunca
DSLR makine_PNG.png

Nejat Simit -Bergama 2019

Fotoğraf: Yücel Tunca

Kara Murat-Fatih'in Fedaisi. 1972
TLR makine_PNG.png

Kara Murat-Fatih'in Fedaisi

1972

Bizim bu bütün çerez işimiz dedemden geliyor. Büyük dedem Trablusgarp'ta Atatürk ile birlikte savaşmış, onun askeri olmuş. Benim babaannem yani Havva nenem de Selanik muhaciri. Oradan Türkiye’ye yürüyerek gelmişler. Selanik Serez'den. Yunan mezalimi başlayınca Havva nenem, nasıl ulaştıysa artık Atatürk'e ulaşıyor, ‘Ne olacak bizim halimiz?' diyor. Atatürk büyük dedemi tanıdığı için ‘Ben sana bir yazı yazıp vereyim.’ diyor neneme. O yazı sayesinde Gelibolu'da bir çiftlik veriyorlar. O da oradan yürüyerek Kavala üzerinden gelip Gelibolu'daki çiftliğe yerleşiyor. Kendisi ve iki çocuğu… Biri elinden çekiyor, diğeri de peşinde yani babaannem, 7-8 yaşlarında... Orada yapamamışlar, bir süre sonra İzmir'e gitmişler. Orada da akrabalarımız varmış. ‘Çiftliği satıp İzmir'deki akrabalarımızın yanına geldik.’ diye anlatırdı. ‘İzmir'den Yunanlılar çekilirken çıkan yangın sırasında yanan yerlerden bir yer aldık.’ diyordu. İzmir Fuarı’nın olduğu bölgede, tütün fabrikasının karşısındaymış. Yenişehir’deki akrabalarımız, ‘Ya hala, ne yapacaksın buralarda iki çocuğunla, dul kadınsın, burasını satalım da bizim oralarda, hamam sokağının oralarda bir yer alalım sana.’ demişler. İkna etmişler. İşte o zaman sattığı yer şimdi Alsancak'ın göbeği! Parayla almak mümkün değil artık. Büyük nenem orasını öylece elden çıkartıyor o zaman için. Oradan geçerken hep aklımıza gelir bu hikâye.

Çerez işini başlatan dedem de Kosova Piriştine'den, yani Kosova Arnavutlarından. Ninemle dedemi kader bir şekilde Bergama'da buluşturuyor. Dedem, tuz, tütün ve ispirto satılan, sanırım o zamanların TEKEL’i gibi olan ‘İnhisarlar Müdürlüğü’nün Bergama’daki ilk bayii olmuş. İstiklal Meydanı'nda dükkânımız varmış. İstiklal Meydanı o zaman Bergama'nın tam merkeziymiş.

Fıstıkçı İzzet Aga (soldan ikinci), çocukları, torunları ve akrabalarıyla bir düğünde. 1958
TLR makine_PNG.png

'Fıstıkçı İzzet Aga (soldan ikinci), çocuklarından İsmail, Selahattin, Cemal ve onların çocukları ve diğer akrabalarıyla Kale Mahallesi'ndeki eski Rum Hastanesi'nin yakınında yapılan bir düğünde. 1958 Fotoğraf: Nejat Simit'in aile albümünden.

Dedemden itibaren Cumhuriyet Sineması ile dükkânımız hep karşılıklı oldu. Sinema kültürünü biraz da o yüzden aklımızda tutabiliyoruz. Dedeme bir gün İzmir'den bir amca geliyor, buraya pazara. İzmir'den gelmek iki gün sürüyor o zamanlar. Otobüsler, Aliağa'daki Güzelhisar Köprüsü de henüz yapılmadığı için halatla çekilen sallarla geçiyor suyu. 30’lu yılların ortaları olabilir bu

“Güzel, kârlı bir iş olduğunu görünce 'Bizim işin yanında bu işi de niye yapmıyoruz?' diyor. Beş tane de çocuk var. Beş tane oğlan!"

anlattığım. İzmir'den gelen amca da çerez getiriyor İzmir'den. Fıstık, badem, bir iki kuru yemiş çeşidi daha... Tezgâhını hemen bizim dükkânın önünde açıyor. İzmir'e döneceği zaman bir gün, ‘Yahu bu mallar bu hafta burada kalsın, benim bir işim olacak, biraz gelemeyebilirim.’ deyip gidiyor. Gidiyor ama dönmüyor uzun süre. Bunun üzerine dedem de, ‘Bunlar bayatlamasın, açayım da satayım.’ diyor. Açınca bakıyor ki epey satılıyor hepsi.   

Güzel, kârlı bir iş olduğunu görünce ‘Bizim işin yanında bu işi de niye yapmıyoruz?' diyor. Beş tane de çocuk var. Beş tane oğlan! İlk amcam 1924-25 doğumlu. Babam 42 doğumlu... Bergama'nın esnafı olmaya aday hepsi. Ellerine birer tepsi veriyor onların. Tepsinin bir tarafına kabak çekirdeği, bir tarafına da fıstık... O zamanlar ayçiçeği falan da yok Bergama'da. Bilmiyor buradakiler çiğdemi. Çiğdemin esas adı şehşamel o zamanlar; yetiştirildiği yer de Kayseri civarı... Kayseri, Kahramanmaraş o civarda yetiştiriliyor ama böyle yemeklik olarak bilinmiyor. O tarihlerde de Kayseri'den göç eden bir Tahtasakal ailesi var. Bunlar Ermeni-Türk karışık bir aile. İzmir'e yerleşiyorlar. Kızlarağası Hanı’nda, Kemeraltı'nda, çiğdem yani çekirdek getirip satmaya başlıyorlar.

Dedem onlarda görüyor çiğdemi. Güzel sattığını da anlıyor. Onun üzerine getiriyor Bergama'ya. Çiğdemle beraber iş bayağı güzel olmaya başlıyor. Bu sefer her çocuğun eline birer tepsi... 'Sen şu kahvehanenin önüne git, sen şu sinemanın önüne git, sen şu düğün salonunun önüne git'... Beş kardeşin beşi de aynı işi yapıyor. Fıstıkçı İzzet Aga diye bilinir dedem. İşiyle lakabı bir... Babama da düne kadar Fıstıkçı Necati denirdi. Beni sorduklarında da Fıstıkçı Necati’nin oğlu Nejat derler. Çerezci Yüksel de Fıstıkçı Yılmaz'ın oğlu Yüksel diye bilinir.

Çerez tepsilerinden, üç tekerlekli çerez arabalarına geçiliyor, yıllar sonra da herkes bir dükkân sahibi oluyor. Ben üçüncü kuşak olarak çerez toptancılığı yaptım. Dededen gelen bir meslek yani."

'Çerezci Yüksel' Simit, ailesinin seyyar kuruyemiş arabasında çalıştığı yıllarda.1977
TLR makine_PNG.png

'Çerezci Yüksel' Simit, ailesinin seyyar kuruyemiş arabasıyla Zübeyde Hanım İlkokulu'nun bahçe duvarı önünde. Fotoğraf: Yüksel Simit'in aile albümünden...

Nejat Simit'in, Böblingen Caddesi'ndeki kuru yemiş dükkanında eşi Gülsüm Simit. 2004
TLR makine_PNG.png

Nejat Simit'in 2004 yılında Böblingen Caddesi'ndeki "Çerezci Nejat" adlı dükkanında eşi Gülsüm Simit.

Fotoğraf: Nejat Simit'in aile albümünden...

SİMİT AİLESİ

İZMİR FUARI'NDA

Nejat Simit, ailesiyle birlikte çalıştığı İzmir Fuarı günlerini de anlatıyor:

"Amcamların hepsi kuru yemişçilik yaptı. Hatta ikisi İzmir'de yaptı bu işi. İzmir Fuarı’nın revaçta olduğu dönemler... İzmir Enternasyonel Fuarı, bir ay kadar sürüyordu. O zamanlar amcamlar, bütün kardeşler ortak olarak Göl Gazinosu, Çamlık Senar, Ekici Över, Akasyalar, Lunapark gibi birçok gazinonun olduğu fuarda gazinoların da ihalelerini alıyorlar. Yine çerez, ahşap sandalyeler için pamuk minder satmak üzere… Fuara ünlü sanatçılar alt kadrolarıyla gelir konserler verirlerdi bu gazinolarda. Biz de izleyicilere minder satardık. Giderlerken bırakırdı çoğu, biz de toplar ertesi gün yine satardık. Yeşil minderler… Bir tanesini hatıra olarak yakın zamanlara kadar saklamıştım. Şimdi neredeyse...

Bergama Kermesleri’nde de satardık o minderlerden. Asklepion'da Kleopatra çeşmesinin orada büyük bir çınar var, onun önündeki düzlüğe büyük bir panayır çadırı kurardık. İçine yine bizim kuru yemişle ilgili ne kadar ürün varsa, onun dışında tost makinası, çay ocağı ve meşrubatları koyardık. Program başlamadan önce gelen halka satardık. İşte bir de tiyatro sahnesi, oturma yerleri taş olduğu için, insanların minder ihtiyacı olurdu. Pamuklu yeşil minderlerimizi küçük bir bedel karşılığında büfenin önünde satardık. Program bittikten sonra bırakırlardı oturdukları yerde. Biz de gidip onları yine toplar, tezgâhımıza getirirdik. İşte o minderleri İzmir Fuarı’nda da kullanıyorduk.

MUSIC_PNG.png

Andantin (Aguado)

Die Klassik&Das Plektrum

(From The Guitar Book)

Serkan L. Karaman

00:00 / 00:57
Zeki Müren, İzmir Fuarı'nda.
Zeki Müren, İzmir Fuarı'nda.
İzmir Fuarı'nda, Lunapark Gazinosu'nun kadrosu.
TLR makine_PNG.png

1927'den günümüze kadar her yıl ağustos ile eylül aylarında düzenlenen, özellikle 2000'li yıllar öncesinde bir aylık takviminde

çok sayıda konser ve çeşitli etkinlikler barındıran İzmir Enternasyonel Fuarı, Zeki Müren gibi döneminin popüler ses sanatçılarının

sansasyonel sahne performanslarıyla gündem oluştururdu. 

Fuar gazinolarının kulislerine çay yapar götürürdük bir de. Biranın gazinolarda serbest olduğu dönemde Bomonti birayı satardık. Arjantin bardaklı biralar, makarnayla birlikte meşhurdu. Babamın bir sepeti vardı. Sepetin bir tarafında çiğdem, bir tarafında fıstık. İnsanların çok gelip geçtiği bir mevkideydik, lunaparkın hemen önünde. Yedi sekiz yaşlarındaydım o zaman. Akşamüstü gelirdim babamın yanına, ‘Taze çerez, sıcak fıstık, güzel çiğdem!' diye bağırırdım. Babam da bir ay boyunca beni hep böyle yanında tutsun diye bana ‘Yarın sana bisiklet alacağım.’ derdi ama o bisiklet hiçbir zaman alınmadı açıkçası.

Bir gün Manolya Gazinosu’nda, gecenin assolisti olarak Zeki Müren çıkacaktı sahneye. Biz de orada büfeyi çalıştırdığımız için çayını, birasını, kahvesini filan bizden alıyorlardı. İşte o gece ‘Kulisten biri çay istedi.’ dediler. Benim elime de askılı çay tepsisini tutuşturdular. Kulise gidip kapıyı çaldım, içeri girdim. Sekiz dokuz yaşlarındaydım sanırım. Papyonuyla, takım elbisesiyle Zeki Müren imiş meğer çayı isteyen. Lambalı makyaj aynasını hatırlıyorum bir de... ‘Gel bakayım yavrum. Aaa! Çay getirmiş bana!' dedi. Çayı verdim, aldı beni dizine oturttu. Benim aklımda puslu bir halde duruyor bu hatıra. Ben konuştum mu, o bana ne dedi, başka bir şey hatırlamıyorum. ‘Gel çocuğum, aferin, bak ne kadar çalışkan çocuk.’ filan dedi sanırım. Gecenin 11'i filan olmalı. Geç çıkardı assolistler çünkü. Zeki Müren... İdol yani. O tarihte onu görmek... Ne diyeyim...”

İKİNCİ YARI