ilk yarı

Ekran%20Resmi%202021-04-02%2022.28_edite
 

BOLŞEVİK

CAVİD BEY'İ

TAKDİMİMDİR

Hava serin. Fötr şapkalı adam ellerini trençkotunun ceplerine sokmuş hızlı hızlı yürüyor. Bergama'daki İstiklal Meydanı’nı karşılayan ve ilerledikçe hafif bir yokuşa dönüşen Abacıhan Sokak’ın başlarında, sağ taraftaki bir dükkânının önünde duruyor. Muhtemeldir ki bugünkülerle kıyaslanmayacak büyüklükte bir anahtarla kapının kilidini açıyor. Ve yine muhtemeldir ki soba yanana kadar içerisi havalansın diye kapıyı açık bırakıyor. Arka tarafta yığılı odunları alıp devasa sobayı yakmadan önce hep yaptığı gibi gramofonu kuruyor, iğneyi taş plağın ucuna doğru yavaşça bırakıyor. İlk cızırtılardan sonra insanın içinde dalgalar yaratan müzik o kocaman dükkânın her yanını kaplıyor.

Aradan yıllar geçiyor… Bir başka fötr şapkalı adam yeni diktirdiği kruvaze ceketin üzerinde nasıl durduğuna bir kez daha bakmak için İstanbul'da, İstiklal Caddesi’ndeki mağazaların dökme camdan vitrinlerine yaklaşıyor. Tam o esnada kulağına çalınan müzikle olduğu yerde kalakalıyor. Bu o müzik mi yoksa? İyiden iyiye dikkat kesiliyor. Evet o! Yanılıyor olması mümkün değil! Hangi dükkândan geliyor peki? Şu köşedeki korseciden mi? Yoksa şu pastaneden mi? Hayır, şu karşıdaki mefruşatçıdan! Hızla içeri girip, kasanın arkasında gözlüklerini parlatan yaşlı adama çalan müziğin adını soruyor. Beethoven’ın 9. Senfoni'si! Bergama'da çocukluğu boyunca sinemaya her gidişinde dinlediği, Cavid Bey’in gramofonundan yayılan müzik bu! Fahri Bey için zaman bir anda geriye doğru sıçrıyor. Genç bir eczacı olarak yürüdüğü İstanbul’un İstiklal Caddesi hızla silinirken çocukluğunun Bergama’sındaki İstiklal Meydanı gözlerinin önünde usul usul beliriyor. Abacıhan yokuşunda tokmağını var gücüyle vuran davulcuyla sırtını ona yaslamış zurnacıyı görünce neşe içinde koşmaya başlıyor. Davulcunun gür sesi duyuluyor o sırada:

“Seans başlamak üzere! Başlıyor! Başlıyor!”   

MUSIC_PNG.png

Symphony No.9 in D minor Op.125 - II. Scherzo

Ludwig van Beethoven 

00:00 / 10:00
palet_firca.jpg

Bolşevik Cavid Bey, Abacıhan Sokak’taki ilk sinemada, akşam yapılacak film gösterimi için salonu hazırlıyor.

İllüstrasyon: Nermin Yağmur Erman, 2021

Bilen bilir: Antik Bergama yani Pergamon, Kale Dağı da denilen tepenin eteklerinden yelpaze gibi açılarak düzlüğe iner. Binlerce yıldır insan yaşamının kesintisiz sürdüğü bu yamaçlardaki Kale Mahallesi’nin birbirine paralel birkaç sokağı, geçmişte ‘ayı pazarı’nın da kurulduğu İstiklal Meydanı’na açılır. Roma Dönemi'nde Kozak Yaylası’nın sularını Bakırçay Ovası’na taşıyan Selinos

Çayı’nın devasa tünellerle dizginlenip üzerine evler, dükkânlar ve görkemli tapınaklar yapılarak genişletildiği bu alana ‘Bodrumüstü’ diyor Bergamalılar. Sırtını Kale Mahallesi’ne dayayan Bodrumüstü’nün tonozları üzerinden güneye doğru gidilirse büyüleyici Kızıl Avlu geçilip Kınık ve Soma yoluna; kuzeye doğru gidilirse fıstık çamlarıyla kaplı düşsel Kozak Yaylası’na, batıya doğru gidilirse İstiklal Meydanı aşılarak, Osmanlı Arastası’na, Cumhuriyet Meydanı’na ve şehrin yeni genişleme alanı da geçilip İzmir yoluna ulaşılıyor. Özellikle bu son güzergâhın Kale Mahallesi'ndeki uç kısmı oldukça önemli zira hikâyemiz işte tam burada; yangınlar, savaşlar ve göçlerle tekrar tekrar biçimlenmiş; adına yakılmış türküsü, hakkında yazılmış kitabı olan, Bodrumüstü’ne açılan ‘eski postane yokuşu’nda yani Abacıhan Sokak’ta başlıyor.

Abacıhan Sokak, 2021 / Fotoğraf: Yücel Tunca
Abacıhan Sokak, 2021 / Fotoğraf: Yücel Tunca

press to zoom
Abacıhan Sokak, 2021 / Fotoğraf: Yücel Tunca
Abacıhan Sokak, 2021 / Fotoğraf: Yücel Tunca

press to zoom
1/2
DSLR makine_PNG.png

Abacıhan Sokak, Bergama

Fotoğraf: Yücel Tunca

Türkiye Sol Hareketi’nin önemli isimlerinden Fahri Petek, Bergama’dan çıkıp uzun sürgün yılları yaşayacağı Paris’e uzanan hayatını M. Şehmus Güzel’e anlattığı Bir Hayat Üç Can adlı kitapta Ege’nin bu kadim kasabasının Abacıhan Sokak’ta açılan ilk sinemasını ve Bolşevik Cavid Bey’i uzun uzun anlatır. Bu mekân Fahri Bey’in hayatında, politik gelişiminin ilk diplomasını Bolşevik Cavid Bey’in sinemasından aldığını söylemesine neden olacak kadar kıymetli bir yer tutarken, toplumsal olarak da Bergama’nın yakın dönem kültürel hayatındaki görkemli zirve noktalarından birini oluşturur.

Petek ailesi. Soldan sağa: Gaye Petek, Neriman Petek, Fahri Petek. "Bir Hayat, Üç Can" adlı kitap kapağından.

press to zoom

M. Şehmus Güzel'in Fahri Petek ve ailesinin anlatımlarıyla kaleme aldığı "Bir Hayat, Üç Can" 2009 yılında TÜSTAV tarafından yayınlandı.

press to zoom
1/2
TLR makine_PNG.png

Fahri Petek, eşi Neriman Hanım ve kızları Gaye

Fotoğraf: Bir Hayat Üç Can kitap kapağından

Fahri Petek kitapta, ‘gönlü zengin bir adam’ olarak andığı Cavid Bey’in özellikle çocukları toplayıp onlarla tatlı tatlı sohbet ettiğini anlatır: 

"Cavit Bey gönlü zengin bir adam. Ve gerçekten Bolşevik. Güzel konuşurdu, biz daha çocuğuz ama bize neler anlatırdı neler. Nitekim arkadaşlarımızdan Hilmi onun etkisiyle hepimizden önce komünistliği benimsedi. Sadece bu kadar da değil: Cavit Bey’in sineması bizim kültürel açıdan olgunlaşmamızda da büyük rol oynadı."

Elektrik Bergama’ya 1920’lerin ikinci yarısında oldukça sınırlı biçimde gelmiş, toplum hayatına yeterince yayılmamıştır. Bu yüzden Cavid Bey film makinesini bir jeneratör yardımıyla çalıştırmaktadır. 

1927 tarihli Türkiye Salon ve İlanat Gazetesi'nin Bergama ekinde pek çok ayrıntının arasında bu sinemadan da bir cümle ile bahsedilir: 

“(…) (Bergama’da) Ucuzluk olup o derece mesken buhranı yoktur. Güzel bir sineması mevcuttur. Gece hayatı inkişaf etmektedir.” 

Aynı yayında Belediye Hakkında Malumat başlığı altında uzun yıllar boyunca yerine getirilemeyecek bir vaat yer alır: 

“Türk Ocağı karşısında asri bir memleket tiyatrosu ve sinema salonu inşa edilecek ve etrafına beton mağazalar yapılacaktır.” 

İlginçtir, yayında bahsi geçen asri tiyatro ve sinema salonu ile etrafına yapılacak beton mağazalar tam 90 yıl sonra 2016 yılında, Belediye Başkanı Mehmet Gönenç döneminde Bergama’nın yeni merkezindeki eski otogar arazisi üzerine yapılır. Bergama Kültür Merkezi (BerKM)’ne ve içindeki sinema salonlarına ileride ayrıntılı biçimde bakacağımız için şimdilik bu kadarıyla yetinip devam edelim.

Salon ve İlanat Gazetesi, 1927
TLR makine_PNG.png

Salon ve İlanat gazetesi

1927 Kaynak: İBB Atatürk Kitaplığı Sayısal Arşiv)

TLR makine_PNG.png

Tulumbacılar ve Bergama halkı. 1912 Fotoğraf: Geçmişten Günümüze Fotoğraflarla Bergama-Facebook sayfası. (GGFB) İsmail Hakkı Güzeler (moderatör) paylaşımı.

TLR makine_PNG.png

Bergamalı bir Rum aile. 1914 

Fotoğraf: BERKSAV Belleten/20

BERGAMALI

TİFTİCİS VE KOCAMANİS'İN 

MAĞAZASINDAN

BERGAMA'NIN

İLK SİNEMASINA

Türkiye Salon ve İlanat Gazetesi'nde bahsi geçen ve Bergama’nın en güzel yapılarından olan, köşe başını tutmuş Türk Ocağı binasının bulunduğu sokaktadır Cavid Bey’in sineması. Gramofondan Klasik Batı müziklerinin çalındığı, jeneratör ile çalıştırılan makineden dönemin en güzel filmlerinin gösterildiği geniş dükkân aslında o günlere çok yakın bir geçmişte, Kurtuluş Savaşı’ndan önceki yıllarda Bergamalı Rumlar Hristos Tifticis ve Kocamanis’in mağazasıdır. Tifticis, günümüzde de görenlerin demir işçiliğine hayranlıkla baktığı uzun balkonlu, 1885 yılında inşa edilmiş taş binanın üst katında ailesiyle yaşarken alt katta da ortağı ile birlikte, çeşitli ürünlerin satıldığı bu mağazayı işletmektedir. 

1. Dünya Savaşı’yla iyice hareketlenip gerginleşen siyasi ortam Osmanlı’nın bu küçük kasabasında da hayatın değişeceğine dair ipuçları barındırır. Rumlar ve Ermeniler’den oluşan Hristiyan toplumunun, Musevi ve Müslüman toplumla uzun yıllar boyunca iyi kötü devam eden yan yana yaşam pratiği hızlı bir çöküşün eşiğindedir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Anadolu’yu Türkleştirme ve Müslümanlaştırma politikalarının devreye sokulması, çeteleşmenin başlaması, Yunanistan askerlerinin bölgeyi işgal etmesi, karşı ulusalcı direniş hareketinin örgütlenmesi kanlı bir süreci başlatır. 1910’ların ortalarından 1920’lerin ilk yıllarına uzanan bu hesaplaşma sırasında katliamlar, yerinden edilmeler, zorunlu göçe maruz bırakılmalar gibi büyük trajediler yaşanacaktır. Birçok Rum aile gibi Tifticis ve Kocamanis aileleri de bu dönemde meçhul akıbetleriyle baş başadır. Hayatta kalıp kalamadıkları, göç yollarının onları nerelere sürüklediği bilinmez. 

Abacıhan Sokak’taki tüm evlerin ve ailelerin ayrıntılı hikâyesini Bergama’da Abacıhan Sokak adlı kitabında anlatan Sefa Taşkın, Cumhuriyet’in ilanı sonrasında Hristos Tifticis’in üst kattaki evinin yarı yıkık, alt kattaki mağazanın ise sağlam olduğunu, ‘Bergamalı aydınlardan Cavit Bey’in bu geniş alt katı sinema olarak kullandığını yazıyor: 

“Kentli sosyalistlerin toplandığı yerdi Cavit Bey’in sineması. Bir kültür evi gibi görülüyordu. (…) Gösterilen filmin ortasında, verilen on beş dakikalık arada Klasik Batı Müziği, özellikle neşeli Mozart parçaları çalardı Cavit Bey gramofonundan. İlerlemeci kabul edilen yeni kültüre alışsınlar diye sinemaya gelen çocuklardan para almazdı.”

Yenice-Vardar muhaciri Yoğurtçu Kadri Efendi’nin oğlu Süleyman Bey binayı, Tifticis’ten sonraki sahibinden yani Kayalarlı Faik Bey’den satın alıp onartmıştı. ODTÜ mezunu bir mühendis olarak 1989-1999 yılları arasında Bergama Belediye Başkanlığı yapan Sefa Taşkın, Süleyman Bey ile Peruze Hanım’ın bu iki katlı binada dünyaya gelen çocuklarından biriydi. Araştırmacı ve yazar kimliğiyle tanınan Taşkın günümüzde zeytincilik de yapıyor ve Cavid Bey’in sinemasının küçük bir kısmını ofis, geriye kalan geniş alanı ailesinin zeytinyağı deposu olarak kullanıyor. 

Sefa Taşkın. Fotoğraf: Yücel Tunca

press to zoom

Sefa Taşkın. Fotoğraf: Yücel Tunca

press to zoom
1/2
DSLR makine_PNG.png

Sefa Taşkın - Bergama 2020

Fotoğraf: Yücel Tunca

Bolşevik Cavid Bey'in ilk sinemasının bulunduğu yapının etkileyici balkonu. Fotoğraf: Yücel Tunca

press to zoom

Bolşevik Cavid Bey'in ilk sineması bugün Sefa Taşkın tarafından depo olarak kullanılıyor. Fotoğraf: Yücel Tunca

press to zoom

Bolşevik Cavid Bey'in ilk sineması bugün Sefa Taşkın tarafından depo olarak kullanılıyor. Fotoğraf: Yücel Tunca

press to zoom
1/5
DSLR makine_PNG.png

Bolşevik Cavid Bey'in sineması günümüzde depo 

olarak kullanılıyor. Fotoğraf: Yücel Tunca

Sefa Taşkın’ın, en az kendisi kadar nam salmış bir amca oğlu var Bergama’da: Yoğurtçu Eşref. Bolşevik Cavid Bey ile tanışma şansı bulmuş, onu hatırlayan çok az sayıdaki insandan biri Eşref Taşkın. 90 yaşına gelmiş olmasına rağmen halen ‘bal, kaymak, süt’ kahvaltısı verdiği Yenigün Kahvaltı Salonu’nu işletmeye devam eden Bergamalıların Eşref Amcası, ayakkabıcı Latif Usta’nın dükkânına bitişik sinemayla ilgili 1935 yılı civarından bir hatırasını anlatıyor: 

“Şimdiki İlçe Kütüphanesi’nin (Eski Türk Ocağı binası-YT) karşısındaki sinemayı işletiyordu Cavid Bey. Filmden önce davul çaldırırdı seyirci toplamak için. Bizim ev de sinemanın hemen arka sokağındaydı. 3-4 yaşlarında filanım. Kaçmışım evden, davulun sesine gitmişim. Beni aramışlar aramışlar bulamamışlar. O zaman demişler, ‘Bu davula gitmiştir’… Gelip de bakmışlar ki ben davulcunun yanında öylece dinliyorum.

Eşref Taşkın. Fotoğraf: Yücel Tunca

press to zoom

Eşref Taşkın. Fotoğraf: Yücel Tunca

press to zoom
1/2
DSLR makine_PNG.png

Eşref Taşkın - Bergama 2020

Fotoğraf: Yücel Tunca

00:00 / 02:19

Sonraları okula başlayınca okulla da gittik birkaç sefer Cavid Bey’in sinemasına. Arka tarafta bir jeneratörü vardı. Arsa gibi boş bir yerdi arkası, jeneratör gürültü yaptığı için orada, sinemanın dışında dururdu. Evlerde, dükkânlarda elektrik yoktu o zamanlar, lüküs lambası kullanılırdı. Buna rağmen Cavid Bey jeneratör ile film oynatırdı. Sinemadan pek para kazanmazdı, esas işi tütüncülüktü. Tütün ekerdi, oradan kazanırdı. Hatice Hanım vardı, karısı… Bir de kızları. Bize gidip gelirlerdi o zamanlar. İyi hatırlıyorum ama Komünist Cavid dendiğini hiç duymadım. Hem komünist olsa ne olacak, olmasa ne olacak. Şimdi zaten komünistlik de bitti, her şey bitti. Ama şakacı bir adamdı. Film çok kopuyordu. Bir seansta iki üç sefer kopuyordu. Yahut ses kesiliyordu. O zamanın makineleri, filmleri öyle... Ondan sonra halk bağırıyordu: ‘Ses! Ses Ses! Ses!’ Cavid Bey o zaman çıkartırdı kafasını makine dairesindeki delikten. ‘Susun be!’ derdi. ‘Onun yerine ben konuşacağım, ben söyleyeceğim, merak etmeyin’ derdi. Öyle şakacı bir adamdı.” 

Fahri Petek’in anılarının toplandığı kitaptan bahsediyorum Eşref Taşkın’a: 

“Ha Fahrettin Petek’i diyorsun sen! Fahrettin Petek İstanbul’da doğmuş, hemen bir sene sonra ana babası 1923'te Bergama'ya yerleşmiş, eczacıydı...

Babası Avni Hilmi, annesi Nebile Hanım... Önceden babası Avni Hilmi Bey’in eczanesi vardı, sonra Fahrettin Petek geldi açtı. Şimdiki Karadut'un oralardaydı. Hatta Merkez Eczanesi var şimdi, onun karşısına denk düşüyordu. 

Bir Hayat Üç Can diye bir kitap yazmış demek... Ne akıllı insanlar var, ne güzel insanlar var! Onun bir röportajı çıkmıştı. Para yokmuş insanlarda, eczaneye yumurta getirirmiş köylüler, ilaç alırlarmış. Öyle anlatıyordu. Siyasi meselelerini duymuştuk o zamanlar. Vay canına yandığımın! O devirde böyle insanlar tek tük, Bergama'da bir kişi, belki iki kişi varmış. Daha fazlası zor... İstanbul gibi değil tabii, orada o yıllarda birçok evde piyano varmış. Çocuklara, kız çocuklarına piyano dersi aldırırlarmış.”

Eşref Taşkın’ın kendisi de bir müzik tutkunu, Klasik Batı Müziği ve Caz konusunda derin bir bilgiye sahip olduğu için bu noktanın altını çiziyor. Tıpkı Bir Hayat Üç Can’da Fahri Petek’in vurguladığı gibi: 

“Kimi kış gecelerinde Cavit Bey bizi yine bedavadan sinemaya alır ve sinema salonunda kurduğu tenekeden sobanın etrafına oturttururdu. O kocaman salonu ısıtmak için yaptırdığı çok geniş ve bitmez tükenmez borulu teneke soba yanardı ve bizi o kış akşamlarında çok güzel ısıtırdı."

"Onun bir röportajı çıkmıştı. Para yokmuş insanlarda, eczaneye yumurta getirirmiş köylüler, ilaç alırlarmış."

GRAMAFONDA

KLASİK MÜZİK,

SANDALYENİN

ÜSTÜNDE

TAN GAZETESİ

TLR makine_PNG.png

İzmir Postası gazetesi. 1934

Kaynak: İÜ Gazeteden Tarihe

Bakış Projesi Arşivi

Fahri Petek, Bir Hayat Üç Can'da anlatmaya devam ediyor:

"Sobanın çevresine oturttuktan sonra, filmin başlamasını beklerken, bize plak çalardı Cavit Bey. Ve biz o çocukluk yıllarımızda o plakları dinleyerek büyüdük. Aradan seneler geçti, İzmir’de miydi İstanbul’da mı bir gün kulağıma bir parça çarptı, aaa ben bu parçayı biliyorum kardeşim. Kimin bu filan diye sual ediyorum. Beethoven’in demesinler mi! Vay canına demek ki Cavit Bey bize çocukluğumuzda klasik müzik dinletmiş, kulağımızın pasını almış, bizi klasik müziğe alıştırmış. İşte kültür bu be kardeşim! Mozart, Beethoven kulaklarımıza yerleşmiş Cavit Bey sayesinde. Biz çocukken farkında değildik. Ama işte bal gibi o müziğe alışmıştık. O müzik bize hiç yabancı gelmiyordu. Kulaklarımız o klasik müzikle dolmuştu. Cavit Bey’in kahverengi büyük boy plakları vardı. Onları da çok iyi anımsıyorum. Bize klasik müzik dinletmiş ve sevdirmiş. Yıllar sonra bunu fark ettim ve ona bir kez daha teşekkür ettim. Benim Beethoven sevgim Cavit Bey’den kalma.” 

Gramofondan müzik dinlemenin çok kıymetli olduğu yıllardan bahsederken Bergamalı Karpuz Mustafa’nın da bu tutkusunu anlatmadan geçmek olmaz. Karpuz Mustafa eski bir lejyoner. Fransa adına Cezayir'de savaşmış. Savaştan sonra Bergama'ya dönmüş. Biraz da entelektüel biri, görmüş geçirmiş biri ama parası yok. Birkaç arkadaşı var Karpuz Mustafa’nın. Sirkenin Hüsnü mesela... Karpuz Mustafa, annesi vefat edince hemen ondan kalan evi satmış ve bir koşu gidip o parayla İstanbul'dan gramofon almış. Bergama’ya döndükten sonra her akşam ama her akşam arkadaşlarıyla birlikte o gramofonu Bergama’da Kozak yolundaki Haylazlar Kayası’na kadar taşımışlar ve orada şaraplarını açıp, esrarlarını sarıp alem yapmışlar. Müthiş bir zevk alıyorlarmış bundan. Arkadaşları da ‘Allah rahmet eylesin Karpuz Mustafa'nın anasına, eğer o ölmeseydi biz bu zevku sefayı nasıl yaşardık?’ derlermiş. (Nejat Simit’in aktarımı-YT)

Fahri Petek, Bir Hayat Üç Can’da çocukluk yaşlarından itibaren hatırladığı Cavid Bey hakkında çok özel ayrıntılar aktarır. Dönemin en solcu, en radikal ve en kaliteli gazetesi olan Tan okuyucusu olması gibi… O yılların çok okunan Cumhuriyet ve Akşam gazeteleri dışında Bergama’ya iki ya da üç adet gelen Tan gazetesini Cavid Bey’in dışında kimi subayların gizli saklı satın aldığından bahseder. Kendisinin ve arkadaşlarının da bu gazeteyi Cavid Bey sayesinde tanıdıklarını, zamanla tiryakisi olduklarını, sinemadaki sobanın çevresine oturup bir yandan müzik dinlerken bir yandan da Tan gazetesini karıştırarak filmin başlamasını beklediklerini anlatır. Fahri Petek, 1935-45 yıllarında yayınlanan sol eğilimli Tan gazetesini hazırlayan Sabiha ve Zekeriya Sertel ile yıllar sonra Paris’te tanışıp kendi söylemi ile ‘yoldaş’ olacaktır. 

Fahri Petek’in Cavid Bey hakkında aktardığı son derece değerli ayrıntılar arasında düzeltilmeye muhtaç bazı bilgi hataları olduğunu da söylemek gerekiyor. Cavid Bey ile Bergama’nın bilindik siyasi simalarından Haluk Ökeren’in kardeş olduklarına ilişkin kitabın hemen başlarındaki sözleri gibi: 

“Babamın Bergama’da tanıdığı, dostluk kurduğu birkaç kişi vardı. Örneğin avukat Haluk Ökeren. Birazdan tanışacağımız Bolşevik Cavit Bey’in kardeşi. Avukat Haluk Bey babamın iyi arkadaşlarından biriydi. Sinemacı Cavit Bey, avukat Haluk Bey’in kardeşiydi. Aralarında dünya kadar fark vardı. Haluk Bey gayet ciddi ve tutucu bir adam. Aynı zamanda epey zengin. Cavit Bey ise gönlü zengin bir adam. Ve gerçekten Bolşevik.”

Aslına bakılırsa Cavid Bey ile Haluk Bey’in kendileri değil anneleri kardeştir ve aralarındaki tek bağ da bundan ibarettir. Fahri Petek anılarında ekonomik ve siyasi olarak birbirlerinden taban tabana zıt bu iki kişiyi anarken zengin avukat Haluk Bey’in özellikle son yıllarında ekonomik zorluklar yaşayan kardeşi Bolşevik Cavid Bey’e hiç destek olmadığını söyler. Cavid Bey ile Haluk Bey kardeş değillerdir ama siyasi yönden tam da Fahri Petek’in anlattığı gibi karşıt görüşlere sahiptirler. Bergamalılar tarafından ‘Bolşevik’ ya da ‘Komünist’ lakabıyla taçlandırılan Cavid Bey’e karşın avukat Haluk Ökeren, Sefa Taşkın’ın söyleyişi ile ‘müthiş bir anti-komünist’tir.

Fahri Petek 1930’ların hemen başındaki çocukluk yıllarından hatırladığı Bergama’yı, elektriksiz ve evlerde gaz lambalarının kullanıldığı bir kasaba olarak tarif eder: 

“Elektriği olan tek mekân Cavit Bey’in sineması. Kendi jeneratörüyle kendi elektriğini üretiyor: Sinemanın önü aydınlık. Bergama’ya film getiren Cavit Bey Bergama’yı aynı zamanda adam etti. Sinemayla tanıştırdı. Kültür aşkını aşıladı. Hepimize. En başta biz çocuklara. Ve ilk gençliğini yaşayanlara. (…) Vahittin, Hilmi, Reşat ve benim gibi çocuklar için bulunmaz fırsat: Biz işte 4-5 arkadaş sinemanın önünde toplanırdık, davul zurna dinlerdik. Ve bilirdik ki Cavit Bey bizi herkesten önce ve bedava alacak sinemaya. Sinemanın kapısının açılışını beklerdik. Cavit Bey’in bizi bedavadan sinemaya alacağını biliyoruz. Ve Cavit Bey bizi, 5-10 kadar çocuğu bedavadan sinemaya alırdı.

Bolşevik Cavit Bey hakikaten bolşevikti. Bize yıllarca filmler izletti. Beş kuruş almadan. O güzelim sinemada o güzelim filmleri izlerken arada bir jeneratör bozulur, film pırırırtt diye kopardı. Çıkardık o zaman sinemadan ve hep birlikte arızanın giderilmesini beklerdik. Bu iş çok sürmezdi. Ve film sonra kaldığı yerden sürüp giderdi.”

Tan Gazetesi, 7 Şubat 1938
TLR makine_PNG.png

Tan gazetesi. 7 Şubat 1938

Kaynak: İÜ Gazeteden Tarihe Bakış Projesi Arşivi

TLR makine_PNG.png

Anadolu gazetesi

16 Nisan 1935 Kaynak: İÜ Gazeteden Tarihe Bakış 

Projesi Arşivi

TLR makine_PNG.png

Bergamalı öğrenciler piyes kıyafetleriyle. 1920'ler

Fotoğraf: Akil Ulukaya arşivi

TLR makine_PNG.png

Bergamalı bir aile. 1930'lar

Fotoğraf: Akil Ulukaya arşivi

CAVİD BEY'İN

PERDESİNDEN

GEÇEN

FİLMLER

Bir Hayat Üç Can’da Fahri Petek sinemada izlediği filmleri de anlatıyor: 

“Cavit Bey çok hoş filmler getirirdi. Sinema salonu genel olarak dolardı. Bugünkü sinema salonlarıyla kıyaslarsak küçüktü salonu ama yine de epey insan, epey seyirci alıyordu. 

Cavit Bey’in sinemasında her seansta, önce bir ‘komik’ film gösterilirdi. Hani kafasına tavayla vurulur ama adam oralı olmaz, türünden filmler. Laurel Hardy’li, Buster Keaton’lu, Fransız komedi oyuncusu ‘bedavacılar kralı’ Georges Milton’lu (‘Bubul’) bütün filmleri ve onlardan önceki komiklerin hepsini bu sayede izledim. Bütün Şarlo’ları da. Şarlo en büyüktü elbette. Sonra bir kovboy filmi gelirdi. Sonra başka tür filmler. Jim Mc Coy’lu, Baba Fairbanks’lı filmler, Zorro’lar, Melies’in filmleri, Johnny Weissmuller’li Tarzan’lar.

Kimi filmleri iki parçaya ayırırdı Cavit Bey: Haftada iki ayrı günde parça parça gösterirdi. Bazen üç ayrı günde. O zaman işte filmin kalan parçalarında neler olacak diye düşünürdük. Yani bazen bir hafta boyunca bir filmle yaşadığımız oluyordu. Elbette başka şeyler araya girip filmi unutturmazlarsa.”

Pepe Lo Moko. 1937
TLR makine_PNG.png

Peppe Le Moko

1937

Bedavacılar Kralı. 1939
TLR makine_PNG.png

Bedavacılar Kralı

1939

Zorro. 1939
TLR makine_PNG.png

Zorro

1939

Tarzan'ın Gizli Hazinesi. 1941
TLR makine_PNG.png

Tarzan'ın Gizli Hazinesi

1941

Port of Shadows (Le Quai des Brumes). 1938
TLR makine_PNG.png

Port Of Shadows (Quai des

Brumes) 1938

Fahri Petek çocukluğunda, Cavid Bey’in sinemasında hayranlıkla izlediği Fransız filmlerinin çekildiği coğrafyada gün gelip de bir tür sürgün hayatı yaşayacağını muhtemelen hayal bile etmemişti.

“Cavit Bey’in sinemasında gördüğüm filmlerden beni en çok etkileyenler Fransız filmleriydi. Sessiz filmlerdi bunlar. Belki sesliydiler ve Bergama’da sessiz gösteriliyorlardı. Jean Gabin’li filmleri izledim örneğin, Pepe Le Moko ilk gördüğüm filmidir. Daha sonra Quai des Brumes’ü seyrettim. (…) 1930’ların ikinci yarısında Bergama’da bir, belki iki tane Türk filmi gördük galiba. Aklımda kaldığına göre, Muhsin Ertuğrul’un bir Alman filminden kopyaladığı bir film örneğin. Alman filmi deyince hatırladım. O yıllarda Alman filmleri de izliyorduk: Fritz Lang’in eserlerini. Metropolis’i on beş yaşındayken filan gördüğümü anımsıyorum.” 

Bergamalı iş insanlarından 1930 doğumlu Mithat Öztüre de anılarını topladığı Ben Mithat Öztüre adlı kitabında Fahri Petek’in anılarını destekleyecek biçimde o günlerden bahsediyor: 

“O zamanın ilişkileri sanki daha sıcak, daha samimiydi. Mesela, çocukluğumda zihnimde yer etmiş bazı insanlardan da söz etmek isterim. İlk aklıma gelenlerden biri sinemacı Cavit… Eski postane yokuşunu çıkarken sağ tarafta 100-120 kişilik kışlık bir sineması vardı. Dokuz-on yaşlarındaydım. Sinemaya da meraklıyız ama para yok, kaçak giriyoruz. Fantom’lar, Tarzan’lar, Laurel-Hardy’ler falan, bayılıyoruz… Herkesin ‘Komünist Cavit’ dediği Cavit Bey, bizim sinemaya kaçak girişimize göz yumuyor, tabii dünyalar bizim oluyordu. Gerçi filmler de ikide bir kopardı. Bir gün her ne işe yarıyorsa, transformatör yanmış. Biz başladık ‘Ya sinema, ya para’ diye bağırmaya… Cavit Bey geldi, ‘Bre kodoşlar, hanginiz para verdiniz de, ne parası istersiniz? Makinist Hamza transformatörü yaktı. Sesinizi kesin, gidin. Düzeltince yine gelirsiniz.’ dedi. Cavit Bey nereliydi, bilmiyorum. Ama doğru dürüst para kazanamadığını biliyorum. Çünkü çoğu kişiden para almazdı.”

Zaman zaman Cavid Bey’i kızdırmak için ona takılanlar olduğundan da Y. Kayıhan Özçelik bahsediyor:

“Bazı muzip gençler Cavid Bey'i kızdırmak için sinemanın kapısında durup ‘Cavit Bey, tek gözle seyretsek 5 kuruşa olmaz mı?’ diye sorarlardı. Bu anlattığım 1935’lerde filan olmalı.”

Metropolis. 1927
TLR makine_PNG.png

Metropolis

1927

Midnight Phantom. 1935
TLR makine_PNG.png

Midnight Phantom

1935

Leyla ve Mecnun_Plak_.jpg
TLR makine_PNG.png

Leyla ile Mecnun filminin Türkiye gösteriminde Müzeyyen Senar'ın seslendirdiği şarkının plağı

Cavid Bey’in sinemasının müdavimleri arasında Türk Sanat Müziği’nin ünlü bestecilerinden ve icracılarından Alaeddin Şensoy da vardı. Şensoy çocukluğundan itibaren babasının lokantasında çalışmaya başlamıştı. Sefa Taşkın’ın Bergama'da Abacıhan Sokak kitabından alıntılayalım:

“Genç Alaattin, babasının Bodrumüstü’ndeki lokantasında çalışıyordu. Lokantadan sabaha kalan içki şişelerini toplar, onları satar, parasıyla Cavit Bey’in Abacıhan Sokak’ındaki sinemasına giderdi. Sadettin Kaynak’ın bestelerini söyleyen Müzeyyen Senar’ı dinlemek için Arapların çevirdiği Leyla ile Mecnun filmini on bir kez izlemişti. 

Babası Yusuf’un arkadaşı Sinemacı Cavit Bey, onun güzel sesli olduğunu bilir, ‘Gene mi sen yakışıklı’, derdi, ince tel çerçeveli gözlükleriyle mahcup mahcup gülümseyen delikanlıyı sinemada görünce: ‘Bir gün sen de onlar gibi güzel şarkılar besteleyecek, söyleyeceksin.’

Taş plaklarıyla poz veren bir Bergamalı.
TLR makine_PNG.png

Taş plaklarıyla poz veren

bir Bergamalı. Fotoğraf: Ali İhsan Güngül arşivi

Genç Alaattin arada ısrarlara dayanamaz, Cavit Bey’in sinemasının karşısındaki eski Angelopulos’un binasının, yeni Kız Sanat Okulu’nun, bir ara kahvehane olarak kullanılan alt katındaki salonda küçük bir harçlık karşılığında bazen şarkı söylerdi.”

Bergama Fotoğrafları_panorama_web.jpg
Nebil Özgentürk tarafından Bergama Belediyesi için 2018 yılında hazırlanan Cumhuriyet'in İlk Şenliği Bergama Kermesi belgeseli
TLR makine_PNG.png

Cumhuriyet'in İlk Şenliği: 

Bergama Kermesi/

Nebil Özgentürk, 2018

MANASTIR

GÖÇMENİ

CAVİD BEY

VE SIĞINMACI

YUNAN ASKERLERİ

MUSIC_PNG.png

Gentle Steps / The Call 

Onur Meriç Tunca

00:00 / 02:01

1930’larda 4 nahiye ve 128 köyü ile birlikte nüfusu 60 bini dahi bulmayan Bergama’da yaklaşık 300 metre karelik alana sahip 100-120 kişilik sinema işleten Bolşevik Cavid Bey Selanik, Manastır göçmeniydi. Rumeli’de Rodop sıradağlarının güneyindeki verimli Makedonya ovası ile Batı Trakya düzlüklerinde tütüncülük yapan diğer Türkler gibi Cavid Bey de Bergama’ya yerleştikten sonra pek de para kazandırmayan sinemacılığın dışında uzun yıllar, burada da geçer akçe olan tütün üretimi yaptı. İhtimaldir ki Makendonya bölgesindeki pek çokları gibi Cavid Bey ve ailesi de Balkan Savaşları ile I. Dünya Savaşı arasındaki dönemde Türkiye’ye göçmüştü. Bergama’nın kültür hayatında derin izler bırakan Ali İhsan Güngül, Fatma Dalay’a verdiği röportajda, resmi kayıtlardan farklı olarak Cavid Bey’in Florinalı olduğunu söylüyordu. Cavid Bey’in hikâyesi de, Necati Cumalı’nın, ailesinin, Manastır’a 50 km mesafedeki Florina’dan ayrılışını konu ettiği öyküsüne benzer bir öykü olabilir miydi acaba?

“Babamı, birlikte olduğumuz yıllarda değil, hep yaşadıkça, onun yaşına geldikçe anladım. Kurtuluş Savaşı’nın haberlerini hep Kur’an okuyarak, dua ederek izledi. Savaşın kazanılmasından neler beklediğini hiçbir zaman açık açık söylemedi. Fakat Florina’nın, Selânik’in bütün o camili, bağdâdî evli, Müslüman Makedonya topraklarının Osmanlılar’dan kopması, çok değil daha on yıllık hikâyeydi. Yunanlılar’ın eline geçmiş bile olsa Florina’yı Osmanlı kasabası görüyordu hâlâ. Tam, kendi bildiğinden başka doğru tanımayan, dik kafalı Rumelilerdendi o. Yenilgiyi hiçbir zaman kabullenmemişti. Lozan Antlaşması imzalanıp da, Batı Trakya Türkleri olarak bizlerin Batı Anadolu Rumları ile yer değiştireceğimiz duyulunca inanmak istemedi. “Olmaz öyle şey!” diyordu. Haber kesinlik kazanınca “Ben Florina’dan ayrılmam” diye tutturdu. Yola çıktık. Babam Selânik’e kadar ağzını açmadı. Trenin penceresinden Makedonya topraklarına, dağlara taşlara baktı durdu. Meşe ağacından yüksek arkalıklı bir koltuğu vardı. Selânik’te vapura bineceğimiz gün, yolculukla ilgili işlemleri tamamlarken, yorulmasın diye, gümrüğün rıhtıma inen merdivenleri önünde, koltuğuna oturtmuştuk onu. Koltuğunda yine öyle dalgın, tek söz etmeden bekliyordu. Vapura geçeceğimiz sırada birden, gerisinde, iki eliyle kavradı rıhtım merdiveninin parmaklıklarını. Doksan üç yaşındaydı. Hâlâ güçlü kuvvetliydi. Ben Fehim Çavuş, Salih Bey, ellerini çözemedik bir türlü parmaklıklardan. “Benim yerim Florina. Ölülerimi kimsesiz bırakamam! Toprağımı bırakamam! Siz gidin, bindirin beni trene, Florina’ya geri döneyim, Florina’da öleyim…” Vapur kalktı kalkacak, söz anlamıyordu. Zorlukla, sonunda üç kişi koltuğu ile yerden havalandırdık, ayırdık ellerini parmaklıklardan. Ayırdık ama ayaklarına felç inmişti. Vapura, koltuğunda, elden ayaktan kesilmiş olarak bindi. Aklı yerindeydi, eskisi gibi rahat konuşuyordu. Göçmen olarak Urla’ya yerleştik. Urla’da üç yıl yatağında sılasını yaşadı. Baktığı yerden gözlerini ayırmadan sık sık dalar giderdi. Arada, kendini tutamadığı sıralarda “Ah, Florina’yı bırakmayacaktım. Florina’da ölecektim!” dedikçe, artık gölgelenmeye başlayan bakışlarında, cins atlar gibi, geniş sağrılı dik omuzlu dağlarının izdüşümleriyle Makedonya göklerinin ışığı yansır, yüzü bulutlardan sıyrılmış gibi aydınlanırdı” (Makedonya 1900, Necati Cumalı, 1976). 

 

1939 yılının sonbaharı, hem Türkiye hem de dünya için kara bir yıl olur. Önce, 1 Eylül’de faşist Alman devletinin orduları Polonya’yı işgal harekâtına başlayınca II. Dünya Savaşı’nın fitili ateşlenir, sonra 22 Eylül’de Bergama’da da ciddi yıkıma sebep olan Dikili Depremi yaşanır. Aradan üç ay geçer ve bu kez Türkiye’nin en büyük depremlerinden biri olarak bilinen Erzincan Depremi gerçekleşir. Peş peşe gelen depremlerin açtığı yaralar, dünyayı hızla karartan büyük savaşın gölgesinde sarılmaya çalışılırken 1941 yılında Almanya, İtalya ve Bulgaristan ittifakının orduları Yunanistan’a saldırır. Bozguna uğrayan Yunan birliklerinin bir kısmı Türkiye’ye sığınır. Doç. Dr. Ulvi Keser’in Arşiv Belgeleri Işığında II. Dünya Savaşı Sürecinde Türkiye’de Mülteciler ve Esirler Sorunu makalesinde bu döneme ilişkin önemli ayrıntılar yer alır. Keser’in aktardığı belgelere göre Yunan askerlerinin dışında aralarında sivillerin de bulunduğu binlerce kişi için Edirne, Aydın, Denizli, Niğde, Yozgat, Sivas ve İzmir’de sığınma kampları kurulur. İzmir’deki kamp Bergama’dadır ve Haziran 1941 tarihinde 17’si rütbeli olmak üzere 1379 Yunan askeri bu kampa yerleştirilir.

Bir kuşak öncesinde Bergama’da üç yıldan fazla işgalci konumunda hüküm süren Yunan ordusunun askerleri bu kez hayatta kalmak için Bergama’ya sığınmışlardır. 

Nebil Özgentürk’ün hazırladığı Tarihin Işığında Cumhuriyet’in İlk Şenliği: Bergama Kermesi belgeselinde Bergama’ya getirilen Yunan askerlerinin o yıl yapılan Bergama Kermesi’ne katıldıklarından bahsedilir. Önemli bir kısmı Yunanistan ana karası ile adalarından gelme muhacirlerden oluşan Bergama halkı yeni misafirleri ile Rumca konuşabilmekte, onları kendi dillerinde ağırlayabilmektedir. 

Sefa Taşkın o günlere ilişkin dilden dile aktarılan güzel bir hatırayı Bergama'da Abacıhan Sokak kitabında şöyle anlatıyor:

“Yunanlı askerlerden biri bir gün Cavit Bey’in sinemasına gitmiş, boş bir yere oturmuş. Cavit Bey askerlerden de para almıyormuş. Yunanlının oturduğu koltuğa meğerse daha önce bir Bergamalı oturmuşmuş. Ne bilsin asker, adam dışarı çıkınca boş kalan yere oturmuş. Bergamalı geri dönüp Yunanlı askeri yerinden kaldırmaya kalkınca ayaklanmış sinemadaki diğer izleyiciler. ‘Konuklara böyle yapılır mı?’ diye hemşehrilerine kızmışlar, çıkışmışlar. Yunanlıya dokundurtmamışlar.

Bergamalılar faşizmden kaçan konukları karınca kararınca ağırladılar. 20 yıl önce birbirini kıran iki toplumun evlatları çok daha büyük bir felaketin, Nazilerin karşısında dayanışma içinde olmasını biliyordu.”

1930’larda 4 nahiye ve 128 köyü ile birlikte nüfusu 60 bini dahi bulmayan Bergama’da yaklaşık 300 metre karelik alana sahip 100-120 kişilik sinema işleten Bolşevik Cavid Bey Selanik, Manastır göçmeniydi.

TLR makine_PNG.png

Bergama'da bir resmi tören,

1930'lar

 

BOLŞEVİK

CAVİD BEY,

'GİZER' SOYADINI

ALIYOR VE

CUMHURİYET

SİNEMASINI

AÇIYOR

Bergama’da İstiklal Savaşı gazilerinden Mahmut Celal Avdan’ın kız kardeşi Hatice Avdan ile evlenen ve 1934 tarihli Soyadı Kanunu sonrasında Gizer soyadını alan Cavid Bey’i, Hatice Hanım’ın yeğeni Bekir Sıtkı Avdan da hatırlıyor:

“Ben küçük olduğum için kendisini hayal meyal hatırlıyorum. Cavid Bey tütüncülük de yapardı. Bizim evlerimiz bitişik evlerdi. Ayrı girişleri vardı ama aynı evdi aslında. Cumhuriyet Meydanı'nda. Şimdi Türk Hava Kurumu'nun bulunduğu binanın yanındaki evler bize aitti. Hava Kurumu dahil arka sokağa kadar olan köşebaşı babam ile halamın (Cavid Bey'in eşi Hatice Hanım’ın-YT) yeriydi.

Ben hayal meyal hatırlıyorum ama Bergama’nın eski belediye başkanlarından Ahmet Süter de anlatırdı bana… 1927 doğumluydu Ahmet Süter. Cavid Bey’in ilk sinemasının eski postane yokuşunda olduğunu anlatırdı. Ben onu değil de sonrasında İstiklal Meydanı’nda çalıştırdığı Cumhuriyet Sineması’nı biliyorum. Kör Hafız diye de bilinen Mustafa Yengin’in yeriydi. Cavid Bey’den sonra onlar işletmeye devam etti zaten. Cavid Bey Bergama'nın ilk

Bekir Sıtkı Avdan. F: Yücel Tunca

press to zoom

Bekir Sıtkı Avdan. F: Yücel Tunca

press to zoom
1/2
DSLR makine_PNG.png

Bekir Sıtkı Avdan - Bergama 2021

Fotoğraf: Yücel Tunca

sinemacısı olarak hanımlara gündüz matinesi yapardı. Filme ara verilince yani antraktta sahneye çıkar hanımlara sinemayı metheder, sinema konusunda bazı bilgiler verir, onları sinemaya daha çok yaklaştırmaya çalışır, konuşmalar yapardı.”

Bir çocukluk hatırası olarak Cavid Bey’i hatırlayanlardan Suat Gobi de onu şöyle anlatıyor:

“Kısa boylu, fötr şapkalı bir esnaftı Sinemacı Cavid Bey. 40’lı yılların sonları olmalı… Cumhuriyet Sineması’nda bir gün ben en arkada otururken yanıma geldi. Göçmen ağzıyla konuşurdu. ‘Nasılsın evlat, ses iyi geliyor mu, duyuyor musun?’ diye sormuştu bana.”

Bekir Sıtkı Avdan, Cavid Bey’in girişimciliğini daha iyi anlamamızı sağlayan oldukça önemli bir başka ayrıntıdan bahsediyor:

“Türkiye'de bulunan üç güzel sinema makinesinden bir tanesi İstanbul'da, bir tanesi Bergama'daymış o zamanlar. Üçüncüsünü hatırlayamadım. Cavid Bey, Halk Eğitim Merkezi'nde (O dönemde Halkevi-YT) renkli yabancı film getirip oynatıyordu. Hiç unutmam, o filmleri gittim seyrettim. Halk Eğitim’deki gösteriyi özel davetliler için yapmıştı. Papyon, kravat... Kapıdan girişte lokum ikramları filan... O filmleri hiç unutmam: Şeytan'ın Kızı Gilda... Yeşil Yunus Sokağı... deprem filmiydi bu... renkli filmlerdi.”

Bekir Sıtkı Avdan’ın hatırladığı özel gösterime ilişkin 1948 yılının Aralık ayında Bugün gazetesinde yayınlanan haber bazı farklı detayları da barındırıyor:

“Bergama Yeni Bir Sinema Makinesi Kazandı

Şehrimizin tanınmış ve teşebbüs sahibi simalarından Cavit Gizer 14 bin lira değerinde yeni bir Sinema makinesi getirmiştir. 27 aralık günü akşamı halkevi salonunda seçkin davetlilere renkli bir filim gösterilmiş, Cavit Gizer’in bu teşebbüsü takdirle karşılanmıştır.”

1930’ların sonlarında ya da 40’ların başlarında sinemasını Abacıhan Sokak’tan, İstiklal Meydanı’ndaki Paşaoğlu Han’ın yanı başına, günümüzde market olarak kullanılan binaya Cumhuriyet Sineması adıyla taşıyan, ayrıca binanın hemen arkasındaki alanda bir de yazlık sinema işletmeye başlayan Cavid Bey’in bu yeni dönemine Yoğurtçu Eşref Taşkın delikanlılık yaşlarında tanıklık eder:

“Cavid Bey bir ara Halkevi'nde de filmler oynattı. Yeni filmler geliyordu oraya da. Aynı filmi burada oynatıyordu. Filmin yarısı oldu mu hemen ilk makarayı alıp götürüyordu aşağıya. Orada başlıyordu göstermeye. Orada yarısı olana kadar buradaki bitiyordu, o kısmı da hemen oraya yetiştiriyorlardı o zamanlar. İyi müşteriler, üst tabaka oraya, Halkevi’ne gidiyordu. Memur takımı..."

Ahmet Süter’in yeğeni Ali İhsan Süter de Bekir Sıtkı Avdan’ı destekleyen ve geliştiren bilgiler veriyor: 

“Amcam Ahmet Süter, ‘Çok sıkı komünistti Cavid Bey.’ derdi. Otururken bir ayağını altına alıp otururmuş. Öyle bir özelliği varmış. Cavid Bey'in bir özelliği öğlenleri kadın matinelerinde çıkıp konuşma yapmasıymış. Nutuk atarmış.”

Abacıhan Sokak’taki ilk sinemadan sadece birkaç yüz metre ötedeki Cumhuriyet Sineması’nı hangi yıl, hangi koşullarda kurmuştu Cavid Bey, bilemiyoruz. 1939 yılının Mart ayında Bergama gazetesinde yayınlanan bir ilanda 'Cavit Sineması' olarak anılan mekân 1944 yılında yayınlanan Bakırçay dergisindeki ilanda 'Cumhuriyet Sineması' olarak anılır. Bu ilan Cavid Bey’in sinema işine kaç yıldır emek verdiğine dair önemli bir bilgi içermektedir:

“MÜJDE

Yirmi yıldanberi sayın Bergama’lıların rağbetiyle yaşayan müessesemiz şük