rehberi

Ekran%20Resmi%202021-04-02%2022.28_edite

Sesli Filmler

Cinematographie

Lumiere Kardeşler’in Paris’te sinematograf ile yaptıkları ilk film gösterimine bir piyanistin canlı performans ile katılması, akan görüntüleri izlerken işitme duyusunun da uyarılmasına ihtiyaç duyulduğunu daha ilk günden gösteriyordu. Seyircilerin arasında bulunan ve oldukça gürültülü çalışan projeksiyonun sesini bastırma işlevini de unutmamak kaydıyla gösterim sırasında müziğe yer verilmesi ses olgusunun kısa zamanda sinemanın ayrılmaz parçası haline gelecek olmasının işaretiydi. Teknik sorunlar çözülene kadar piyanodan gramofona ve daha da ötesinde büyük orkestraların performansına ihtiyaç duyulacaktı. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi örneğin İstanbul Pera’daki büyük sinema salonlarında orkestralar görev alacak, suare denilen gece gösterimlerinden önce konserler veren bu orkestralar film boyunca da duygu aktarımına katkıda bulunacak biçimde müzik yapmaya devam edeceklerdi. 

1928’de Taksim’deki Majik Sineması’nda Franz Liszt’in hayatını konu alan Macar Rapsodisi (Hanns Schwarz, 1912) filmi gösterilirken, film ile birlikte İstanbul’a getirilen ve filmde de rol almış olan Şandor Çigan Orkestrası, beyaz perdede göründükleri sahnelerde çalmaya başlıyorlardı. Onlar çalmaya başladığında ise Majik Sineması’nın kendi daimi orkestrası duruyordu. 

Sesli sinemanın Caz Şarkıcısı (Alan Crosland, 1927) filmiyle başladığı kabul edilmekle birlikte aslında ilk tecrübeler daha eskiye dayanır. 1890’lı yıllarda W. K. L. Dickson ile birlikte kinetoskopu yapan Thomas A. Edison daha öncesinde, 1877’de fonografı yani gramofonu icat etmiştir. Kineteskop ile fonografı birleştirerek geliştirdikleri kinetofon özellikle senkronizasyon sorunları ve hızlı aşınması gibi nedenlerle fazla tutulmamıştır.

Buna benzer farklı yöntemlerin yarattığı sorunlar hakkında, daha gelişmiş bir sistem olan optik sesli film gösterimleri başladığında Sedat Simavi 1931 yılında şunları yazar: “Şimdiye kadar ses ile filmi birbirine uydurmak meselesi müteşebbisleri çok uğraştırmıştı. Birkaç sene evveline kadar bu müşkülü halletmek kolay olamıyordu. Mesela bir tabanca atıldığı zaman evvela sesi işitiliyor ve atanın hareketi daha sonra filimde görünüyordu. Bu mahzur bilhassa sinema makinesi ile gramafonun biribirinden ayrı bulunmalarından ileri geliyordu.” (Sesli, Sessiz ve Renkli Sinema, Sedat Simavi, 1931)

Cemil Filmer de ses ile ilgili sorunlardan bahseder: “Atların nal seslerinin duyulduğu, tabancaların, bombaların patladığı bir sahnede sesler, bir süre sonraki sevişme sahnesine kayabiliyor, adam sevgilisini öperken bombalar patlıyordu.” (Hatıralar: Türk Sinemasında 65 Yıl, Cemil Filmer, 1984)

Türkiye’de filmin üzerine ses kuşağının kayıtlı olduğu ilk optik sesli film 26 Eylül 1929’da Beyoğlu’nun görkemli sinemalarından Opera Sineması’nda gösterimi yapılan Kadının Harbe Gidişi (Henry King, 1929) filmidir. 1929 yılında tamamına yakını Amerikan yapımı olan 210 sessiz filmin gösterimi yapılırken yine ABD’den getirtilen sadece 12 adet sesli filmin gösterimi yapılmıştır. 

İlk sesli filmlerin pek çoğu diyalogsuzdur ve daha önce canlı olarak çalınan müzikler artık hoparlörlerden işitilmektedir. 1930 başlarında Sinema gazetesi bu iki türü birbirinden ‘sesli/sonor’ ve ‘sözlü/parlant’ terimleriyle ayırt eder: “Sesli filimlerin de iki türlüsü vardır: Birisine FİLM SONOR derler: Bu filimlerde yalnız musiki ve çalgı kısmı seslidir, artistlerin konuşması işitilmez. Bir de FİLM PARLANT dedikleri filim vardır ki, bunda hem musiki hem de konuşmalar işitilir.”

1930’ların başında sözlü film, sesli filmin yerini almaya başlar ve bu noktadan sonra sesli film olarak adlandırılır. İlk Türkçe dublaj 8 Temmuz 1933 tarihinde yapılır. 1929 ile1933 arasındaki dört yıl boyunca Türkiye’deki sinemalarda yabancı filmler, ithal edildikleri dillerde gösterilir. Sesli filme geçiş dönemi olan 1930’lar boyunca Türkiye’de sinema salonlarında yabancı filmlerin çok büyük bir hâkimiyeti vardır. Çünkü 10 yılda sadece 13 yerli film çekilmiştir.

1930 yılı sonunda alt yazı uygulamaları başlar ancak bunlar; kötü çeviriler, filmle yazıların senkronize edilememesi, zaman zaman Türkçe’nin dışında başka dilde ikinci bir alt yazının bulunması gibi sorunlar nedeniyle başarısız uygulamalar olur.

1939’da yürürlüğe giren ve II. Dünya Savaşı’nın etkilerini taşıyan Film Nizamnamesi yabancı sözlü filmlerde Türkçe izahati zorunlu tutar.

Sesli sinemaya geçişle birlikte oluşan yabancı dil sorununa bir başka çözümü de seyircilerin kendileri geliştirir. Eugene Hinkle’ın anlattığına göre alt sınıflardan okuma yazma bilmeyen biri sinemaya giderken eğitimli bir tanıdığını da yanına götürür. Ismarlanan sinema bileti karşılığında dil bilen ya da en azından okuma yazma bilen kişi de ya Türkçe alt yazıları okur ya da Fransızca diyalogları açıklar. Bu durum sinema salonlarında hiç bitmeyen bir gürültüyü de beraberinde getirmiştir.